Friday, September 26, 2025

Toprak Kokusu💧👃



Her Şeyin Sessiz Anlatıcısı

Yağmur yağarken camın kenarına otururum.  Cam buğulanır, dünya silikleşir.  Ama ben sadece bir şeyi beklerim: Toprak kokusunu.
O koku gelirken herkes susar. Çünkü o koku, bir evin iç sesidir. Aileyi anlatır bana.  
Bir sofranın etrafında toplanan eksik ama tamamlanmış bir hikâyeyi. Bir annenin telaşını, bir babanın sessizliğini, bir kardeşin gülüşünü. O koku, evin duvarlarında yankılanan geçmişin izidir.Ama sadece aileyi değil. Savaşı da anlatır. Toprağa düşen adımları, sessizce gömülen hayalleri, bir çocuğun anlamadığı ama hissettiği eksikliği.  
Ve barışı da… Birlikte susmayı, birlikte yeniden başlamayı. Bir çiçeğin yeniden açmasını, bir pencerenin yeniden açılmasını. Aşkı da anlatır. İlk bakışı değil belki, ama son kalışı. Birlikte ıslanmayı, birlikte susmayı, birlikte kokuyu paylaşmayı. Aşkın en sessiz hâlini: Yan yana durmak, hiçbir şey söylemeden, ama her şeyi hissetmek.
Ve nicesini… Bir mezarın başında bekleyen sessizliği, bir doğumun ardından yükselen umut kokusunu, Bir göçün ardından kalan izleri. Toprak kokusu, her şeyin anlatıcısıdır.  
Kelimesiz, ama eksiksiz. Ben o kokuda kendimi bulmam. Kendimi bırakırım.  
Çünkü o koku, bana ait değil. Herkese ait.  
Ve belki de en derin bağ, aynı kokuda buluşmaktır. Sizlerle aynı kokuda buluşmak...
İyi ki varsınız. 

Tuesday, September 23, 2025

Pusulam Bozulduğunda Adaleti Düşledim

🧭

Ben Zeynep. Adım, “babasının süsü” demekmiş. Ama ben süs değilim. Ben bir izim. Bir yönüm. Bir çağrıyım. İçimdeki sıkıntı, sadece sınav stresi değil. O, bir pusulanın bozulduğu an. Ve o bozulma, beni kendime döndürdü.

Üniversiteye hazırlanıyorum. Hukuk istiyorum.
 Herkes “çalış, kazan, kurtul” diyor. Ama ben sadece kendim için değil, başkaları için de kazanmak istiyorum. Çünkü içimde bir yangın var. Sessizce yanan ama hiç sönmeyen. Bir çocuğun okuldan uzaklaştırıldığı gün başladı bu yangın. Bir annenin mezarına ulaşamadığı haberini okuduğumda büyüdü. Bir dilin yasaklandığını duyduğumda içimde bir fırtınaya dönüştü.

Ve şimdi, her gün haberlerde masumların öldürüldüğünü görüyorum. İsmi bile anılmayan çocuklar, sokakta vurulan gençler, sessizce kaybolan yaşlılar… İç sıkıntım, onların sessiz çığlığına dönüştü. Uyuyamıyorum. Ders çalışırken gözüm satırlarda, ama kalbim o kayıplarda. Pusulam dönüyor. Ama artık biliyorum: yönüm zulme karşı.

Kardeşimle oynadığımız eski bir oyunu hatırlıyorum: kim daha uzun susabilir? O zamanlar kazanmak için nefesimi tutar, suratımı balon gibi şişirirdim. Kardeşimse işi abartır, susarken bana kaş göz yapar, sonra sessizce gülmeye çalışırdı. En sonunda ikimiz de patlardık: kahkahadan değil, nefessizlikten. Belki iç sıkıntısı da böyle bir şeydir: fazla tutunca patlar, fazla susunca gülünçleşir. Ama artık susmak istemiyorum. Konuşmak istiyorum. Yazmak istiyorum. Savunmak istiyorum.

Van Gölü’ne bir taş attım geçenlerde. Dalgalar aldı, uzaklara götürdü. “Al,” dedim, “bu benim sıkıntım.” Ama dalgalar geri getirdi. “Seninle kalmalı,” dediler. “Çünkü sen onsuz eksiksin.” O gün anladım: iç sıkıntısı, eksik değilmiş. Fazlaymış. Fazla duygu, fazla hatıra, fazla yön.

⚖️ Bir gün savcı olursam, sadece dosya değil, dua taşıyacağım. Sadece kanun değil, kalp taşıyacağım. Ve bir karavan alacağım. İçinde kitaplar, battaniyeler, sıcak çaylar olacak. O karavanla köylere gideceğim, sokaklara, sessiz evlere. Adaletin sadece mahkeme salonlarında değil, yollarda da var olduğunu göstereceğim. Çünkü adalet, ulaşmak değil; ulaşmak için yola çıkmaktır.

Ben Zeynep. Pusulam hâlâ dönüyor. Ama artık yönümü biliyorum. Zulme karşı. Sessizliğe karşı. Unutuşa karşı. Ve bu sıkıntı, o yönün ilk adımı.🪶

Gökyüzü hâlâ mavi. Van Gölü hâlâ dalgalı. Masumlar hâlâ suskun. Ama ben artık yürümeye başladım.👣

Wednesday, September 17, 2025

Anlamadığı Dilde Anlatılan Hayat

Adım Hevi.  Kürtçede “umut” demek. Annem bana bu ismi koyarken, bir gün kendi dilimde okuyup yazacağımı hayal etmiş. Ama ben, okula başladığımda anlamadığım bir dilde eğitim almaya zorlandım.Sınıfa ilk girdiğimde, öğretmen tahtaya “elma” yazdı.  Ben, “sêv” dedim ona, ama “sêv” yasaktı. “Bu sınıfta Türkçe konuşulur,” dedi öğretmen. Ben sustum çünkü anlamadığım kelimelerle sınava girecektim. Çünkü yanlış cevaplar, benim değil sistemin dilinden kaynaklanacaktı.Her gün, bir kelime daha eksildi Hevi’nin yani benim dünyamdan. “Sêv” gitti, “av” gitti, “dayîk” gitti. Ama ben, annemin gözlerine bakınca o kelimeleri hatırlıyorum. Çünkü sevgi, dilin ötesindeydi. Ama eğitim, dilin içinde sıkışmıştı. Ben, sınıfın en sessiz öğrencisiydim. Zeki olduğu halde “başarısız” sayıldım. Çünkü zekam, Türkçe cümlelerle ölçüldü.  Kürtçeyi anlayan ama Türkçeyi konuşamayan bir çocuk,  sistemin gözünde eksikti.  Oysa ben, eksik değildim. Sadece anlaşılmamıştım.
 ...
Ben artık ikinci sınıftayım.Kürtçeyi anlıyor, hissediyor, yaşıyorum. Ama sınav kağıdında Türkçe sorular var. “Bu metni okuyun ve soruları cevaplayın.” Ben, metni okudum ama anlamadım.  Çünkü kelimeler bana yabancıydı.  “Çiçek” diyordu metin,  
ama benim zihninde “gul” vardı.  “Anne” diyordu paragraf,  ama benim kalbinde “dayîk” yankılanıyordu. Öğretmen, yanlış cevapları görünce kaşlarını çattı.  “Daha çok çalışmalısın,” dedi. Ama ben çalışmıştım.  Sadece başka bir dilde.  Sadece başka bir dünyada. Evde annem, “Sen akıllısın,” dedi.  
Ama okulda, ben “başarısız” sayıldım. Çünkü zekâm, Türkçe cümlelerle ölçüldü.  Kürtçeyi anlayan ama Türkçeyi konuşamayan bir çocuk,  sistemin gözünde yeniden eksik olmuştu.Bir gün, sınıfta “vatan” kelimesi işlendi.  Öğretmenim, “Vatan nedir?” diye sordu.  Ben elimi kaldırmak istedim ama kaldırmadım.  Çünkü benim vatanım, annemin sesiydi.Ama o sesi okulda söyleyemezdim. Çünkü o ses, yasaktı. O gün, ben sessiz kaldım.Ama o sessizlik, bir tohum gibi içime düştü.  Hevi büyüdü. Sessiz sınıflardan, anlaşılmayan sınavlardan, gizlediği kelimelerden geçti.  Ama içimdeki ses hiç susmadı.  O ses, annemin ninnisiydi.  O ses, dağların yankısıydı.  O ses, Kürtçeydi.
Bir gün, bir defter aldım elime.İlk sayfaya şunu yazdım:“Ez li vir im. Ez dibêjim.”  (Buradayım. Konuşuyorum.) Yıllarca susturulan kelimeler,  birer birer döküldü sayfalara.  “Sêv” geri geldi.  “Dayîk” geri geldi.  “Lo lo lo” yeniden mırıldandı. Ben artık öğrenci değilim, ama öğretiyorum. Yazdıklarımla, susturulmuş çocuklara ses oluyorum. “Sen eksik değilsin,” diyorum. “Sen sadece anlaşılmadın.”
Bir gün, bir yazımda şunu söyledim:  
“Ben, anlamadığım bir dilde anlatılmaya çalışıldım.  Ama şimdi, kendi dilimde anlatıyorum.  Ve bu anlatı, bir direniştir.  
Bir dua, bir... bir su gibi.”
Hevi'nin kalemi artık bir anahtar.  
Kilitli kalmış hikâyeleri açıyor.  
Gizlenmiş sesleri duyuruyor.  
Unutturulmak istenenleri hatırlatıyor.
Hatırlatmaya da devam edecek.


Ne dersiniz Hevi'nin hikayesine devam mı?

Sunday, September 14, 2025

Cenaze

Ben Artık Yokum

Ben artık yokum,  
nefesim durdu,  
ama bu yazı hâlâ burada.  
Bir mezar taşı değil bu,  
bir kalp izi,  
bir dua gibi sessiz,  
bir çığlık gibi derin.

Annem,  
depremde yer titrerken bile  
senin ellerin sabitti.  
Ben ağlarken,  
senin gözlerin bana “buradayım” diyordu.  
Senin kalbinin sıcaklığı  
bana cenneti hatırlattı.  
Allah’ım, annemi koru
onun duası olmasaydı,  
ben bu kadar dayanamazdım.

Babam,  
senin sesin çocukluğumun en sert yankısıydı.  
Bir kelimeni onay gibi gördüm,  
bir bakışını ödül gibi.  
Kendimi sana ispatlamaya çalıştım,  
ama hep eksik kaldım.  
Allah’ım, babamı affet
o da kendi babasından  
eksik sevgi aldı belki.

Abim,  
iki yaş farkla bir ömür paylaştık.  
Aynı odada,  
aynı duvarlara bakarak kurduk hayallerimizi.  
Senin suskunluğun,  
benim en büyük güvenimdi.  
Allah’ım, abimi koru
onun omzu hâlâ içimde.

Ayşe ablam,  
bizden ayrı yaşadın,  
ama yokluğun değil,  
tamamlayıcılığın kaldı bende.  
Hem anne oldun, hem baba.  
Allah’ım, Ayşe ablamı koru
onun mücadelesiyle büyüdüm.

Beste ablam,  
çok çektin.  
Yaşından büyük yükler taşıdın.  
Senin sessizliğinde bir dua vardı.  
Allah’ım, Beste ablamı koru
o, bu evin en sessiz kahramanıydı.

Aysun ablam,  
çocukluğunu kıskandım.  
Ama sonra anladım:  
sen benim yol arkadaşımsın.  
Senin gülüşün uzaktı,  
ama kalbime yakındı.  
Allah’ım, Aysun ablamı koru 
o, kıskançlığıma sevgi öğretti.

Kıvırcık gamzelim,  
kahkahan duvarları bile yumuşatırdı.  
Seninle saçmalamak,  
hayatın en ciddi anlarını bile hafifletirdi.  
Allah’ım, onu koru
o, bu evin kahkahasıydı.

Japonum, noktalı virgülüm,  
sessizliğinde bir roman vardı.  
Bir cümleyi yarım bırakırdın,  
ben tamamlamayı bilirdim.  
Allah’ım, onu koru
o, eksik kalan her şeyin anlamıydı.

Ve sen…  
Adını bilmediğim,  
yüzünü görmediğim,  
ama kalbimde yer açtığım nasibim.  
Seninle yaşanmamış şeyler vardı,  
ama hepsi gerçekti.  
Senin varlığın,  
bana sevmenin ne kadar sessiz olabileceğini öğretti.  
Allah’ım, onu koru
ben ona hiçbir şey söyleyemedim,  
ama çok şey hissettim.

Sevdiklerim,  
beni tanıyan,  
bana dua eden,  
benimle bir anı paylaşan herkes…  
Ben artık yokum,  
ama sevgim hâlâ burada.  
Allah’ım, onları koru
ben yaşarken sevdim,  
ama eksik sevdim.  
Şimdi giderken,  
hepsini sana emanet ediyorum.

Sadece ismi cenaze olarak kalmış olan
 -Zeynep Taşköprü -

Saturday, September 13, 2025

🪶Van'da Bir Gece


🌌 Van’da Bir Gece

Van Gölü bu gece, sadece Türkiye’ye değil, dünyaya bakıyor.  
Bir fener yanıyor kıyıda.  
Solgun ama dirençli.  
Tıpkı Gazze’deki bir annenin duası gibi.  
Tıpkı Ukrayna’da bir çocuğun çizdiği barış resmi gibi.  
Tıpkı içimdeki aşk gibi; evrensel, kırılgan ama vazgeçmeyen.

İskeledeki tekne, bu gece bir sığınak gibi.  
Savaşlardan kaçan hayallerin,  
aşka tutunan kalplerin,  
birbirini hiç tanımayan ama aynı acıyı hisseden insanların teknesi.

Aşkı düşünüyorum.  
Sadece bir kişiye değil.  
Bir halka, bir dile, bir duaya.  
Aşk, bir çocuğun “Anne” demesi kadar evrensel.  
Bir gencin sınava hazırlanırken içinden geçirdiği “Allah’ım yardım et” kadar sade.  
Bir askerin mektubundaki “Seni özledim” kadar gerçek.
“Aşk, barışın en sessiz şeklidir.”  

Bu gece Van’da dua ediyorum:  
“Allah’ım, kalbimi sadece başarıya değil, barışa da hazır et, beni anlayanla değil, acıyı paylaşanla buluştur, aşkı sadece bir kişide değil, insanlıkta görmeyi nasip et.”

Van Gölü’nün kıyısında yazdığım bu satırlar,  
belki bir gün başka bir kıyıya ulaşır.  
Belki bir Filistinli gencin kalbine,  
belki bir Suriyeli annenin gözyaşına,  
belki de bir Türk öğrencinin sınav kağıdına.
Bir şiirle bitireli mi blolğmuzu dostlar?

Kardeşlik Üzerine

Kelimeler kelamların kardeşidir,  
biri susar, diğeri ağlar.  
Bir fener yanar Van Gölü’nde,  
ışığı barışa, gölgesi aşka düşer.

İskelede bir tekne bekler,  
ne yolcusu var ne kaptanı.  
Ama içinde bin dua,  
bin yaralı kalp saklı.

Aşk, bir halkın suskunluğudur bazen,  
bir annenin gözyaşında büyür.  
Savaş, kelamı susturmak ister,  
ama kelimeler hep bir yol bulur.

Ben çalışıyorum,  
çünkü kalemim barışın silahı.  
Ben dua ediyorum,  
çünkü kalbim hâlâ inanıyor.

Ey göl, ey gece, ey fener
şahit olun bu sessiz direnişe.  
Çünkü aşk, sadece sevmek değil,  
anlamak, dayanmak, dua etmektir.

Bir göl kıyısında duruyorum,  
ellerimde kalem, içimde dua.  
Dünya yanıyor uzakta,  
ama ben hâlâ çalışıyorum, hâlâ inanıyorum.

Aşkı barışla yazıyorum,  
savaşları sessizlikle.  
Bir tekne bekliyor iskelede,  
bin umutla, bin yara ile.

Allah’ım,  
bir kalbi korumak istiyorum,  
bir hayatı güzelleştirmek.  
Elimden gelen buysa,  
bırak en güzelini yapayım:  
Çalışayım, dua edeyim,  
ve vazgeçmeyeyim.